Feathergun in the Garden of the Sun

 

Yine gündemin midemi bulandırdığı bir sabah Twitter‘da denk gelmiştim.

Bizden gittiğine en çok üzüldüğümüz şey milyon dolarlar değildi, Ali İsmail’di.

Benim için hepsinin sevgisi de acısı da aynıdır.Ve ne zaman umudumu kaybedecek gibi olsam düşmana inat bir gün fazla yaşamak borcu yakama yapışıyor.

Bir zamandır koşuyorum. Bahsetmiştim. Çok lazım değil gibiydi ama ihtiyacım varmış hayata karışmaya. Bir de negatifliklerden kurtulmaya.. Koştukça uzaklaştım, geride bıraktım, yakınlaştım.

İyi ki diye başlayan cümlelerimiz var şimdi.

Arada parasız kaldığımda söylerim, piyasadan alacaklarımı toplayabilsem:)

Kendim için bir şey istemek pek adetim sayılmaz, fakat mesele bu sefer başka..

Bu sene 12 Kasım İstanbul Maratonu’nda kaybettiğimiz tüm dostlarımızın anısına, Ali İsmail Korkmaz kardeşimin ailesinin kurduğu ALİKEV‘in Burs Fonu projesini desteklemek istedim.
YARA İZİni YAŞAM İZİne dönüştürmeye, bir gencin ışığı olmaya, birlikte destek olalım mı?
Ben Alikev Burs Fonu için koşarken sen de bu güzel amaca ortak olarak destek verip 5, 10, 50, 100, 500, 1.000TL hiç fark etmez bağışınla katkıda bulunursan beni, Ali Ismail‘in düşlerine ortak olan herkesi ve desteğinle eğitim hayatına devam edebilecek üniversite öğrencilerini çok mutlu edersin.
Çok güvenli ve basit bir sistemle aracısız ve direkt vakfın hesabına gönderilecek şekilde
bağlantısındaki Online Bağış Yap kısmına tıklayarak kampanyama destek olabilirsin.
Dayanışma ile güçlüyüz
Düşlere güç verelim
Reklamlar

Will to power

Koştum geldim. Hafta sonlarımın öncelikli aktivitesi koruda koşmak oldu. Planlı denilemez ama istikrarlıyım şimdilik. En azından maratona kadar 10k sonunda bayılmayacak bir kondüsyona sahip olabilirsem gayet yeterli. Daha önce tavsiye aldığım bir konuyu gündemime aldım, JS ile uğraşmam gerekti biraz. Bu da yeni işimizle alakalı bir gereklilik oldu. Evet bir de yeni iş var, bu ara gündemim yoğun. Ayrıca uzun zaman bunu fark edememiş olmam üzücü, Everynote benim için çok kullanışlı gerçekten. Mi Band 2 için bir program satın aldım Play Store‘dan. Pek adetim değildir ama öncelikle Rus programcılara saygım var. Kaliteli işler çıkardıklarını düşünüyorum. Ayrıca yerelleştirme imkanı sağlaması hoşuma gitti, her güncellemeyle çevrilecek yeni satırlar eklense de en azından sürüm notları okumak yerine çeviri satırlarından takip ediyorum güncellemeleri. Elbette bir kar-zarar ya da çıkar meselesi değildir ama bazı insanların hayatıma katkısı gerçekten çok belirleyici olabiliyor. Bunun geçirilen zamanla hatta yakınlıkla bile ilgisini kuramayabilirim şu an. Tanıdığım zeki, hırslı, başarılı pek çok insan hayatıyla ilgili hedefler koyup bunlara ulaşmak için çaba gösteriyor. Ama bu çaba bir yerde hayatı kaplıyor, içine sığamayan sapıtıyor. Sığabilen ise o kalıbın şeklini alıyor. Ve onlar nedense hep etkisiz eleman gibi kaldı benim için. Belki benim bu dünya için işaret edildiği şekilde çalışmakla pek ilgili olmayışım ve tüm kainata erişecek bir yol bulmak isteyişim bunun nedeni. Üstelik bana fon müziği olarak Beboyi Yerkı seçen insan tamamen dolu sandığım içimde koca bir boşluk bulup tam oraya yakışan bir şey ayarladığını bilmiyor. Bir hedef koymuş olsa başarmıştı, başarılarıyla gururlanıp egosunu Freudiyen bir hamleyle okşamak istese kendinden memnundu şu an. Oysa sadece idare ediyor. Tutunmaya değil hatta, takılı kaldığı yerden sıyrılıp düşmeye bile mecali yok. Düşse büyük bir rahatlık hissedeceğini umuyor. Benim sabahımda bıraktığı izin derinliği aslında bütünlüğe ulaşmak isteğimin büyüklüğü. Birinin gecesine, kiminin sabahına, acısına, gözyaşına, bu hafta dağıtılacak mamaya, beslenme çantasına, Duru‘nun umuduna, Patnos’taki köy okuluna, Ali İsmail‘in kurduğu hayallere, tren biletlerine, bazen yaşasın diye bırakılmış bir yabani bitkiye.. Karışmak bir ayrıcalık. Dinleyen olursa anlatıyorum, dünya güzel. Ne kadar çirkinse bir o kadar da güzel.

Ve sayesinde pek çok güzel film izledim ucuz ucuz, bir gün sayemde filmler izledi denilebilme ihtimalini buraya bırakıyorum.

Uyabilmeyi istediğim hiç bir kural yok ama hep 7 öğütteki gibi olabilmeyi istedim diyebilirim. Zaman zaman yaklaştım kimi öğütlere ama orda kalabilmeyi becerebildiğim hiç olmadı. Oysa doğa gibi ol denilmiş sadece. Bize ek bir çaba gerektiren şey aslında içeride duruyor.

Denilmiş ya işte, daha basit ve kolay bir gidişat var aslında.

Ama

sen balık değilsin ki

oturup düşüneceksin böylece.

Wake Me Up Before You Go-Go

“Ya boşver uğraşılır mı?” dedim cevap yetişti, “Niye uğraşılmasın, uğraştım oluyor!”

Şimdi bu benim susmam gereken nokta işte. Çünkü tam olarak bu düşüncedeyim. Konular bambaşka belki ama düşünce sistemimiz aynı. Beni bilen biliyor zaten bazı şeyleri en baştan reddediyorum. Belki popülere bulaşmaktan hoşlanmıyor oluşum nedeni. Birinden bir şey öğrenmeyi seviyorum sadece birinin bana bir şey öğretmesini sevmiyorum. Dinlemeyi beceremeyişim belki bunun nedeni. Euler ve Lagrange şahidimdir üstelik Splinter Cell oynarken öğrendim hidroliği ben, ne kadar öğrendiysem. Ama oyunu bitirdim ki asıl mutluluk buydu zaten:)

Geri toparlayalım ben premium user değilim, hiç de olmadım. Tema değiştiremedim, dakikalarca bekledim, her başlığa yazamadım, o çok özel paylaşımları göremedim, avatarımda yıldızlı çerçeve yok, nickim bold değil. Oysa ayda sadece bilmem ne kadardı. O para nerelere verilmiyordu ki. Uğraşmalara değer miydi?!

Hayır şunu diyemem, premiumlara yatıracağım parayla neler neler yaptım ben! Yok öyle bi yalan, iki bira parasıysa içtim o iki birayı evet.

Mesele para değil, uğraşmayı seviyorum bu bir neden ama en önemli neden değil. Ota boka bir sınıf farkı yaratılması beni geriyor. Asıl mevzu bu. Ama hep, hep!! Kimi germediğini biliyorum, ayda xxx verip sınıf atlayan bir hıyar bebesi takılmaz buna. Ben ayda $$$ veremeyeceğim için değil, parayla bir adım önlere geçme fikri sinirimi bozduğu için yapamıyorum bunu. Ve arka kapıları aramaya başlıyorum.

Defalarca buldum o kapıları, annenizin kurabiyelerinden leech yakaladım. Hislerimle yolu bulduğum Rusça, Çince, Farsça sitelerden dünyaları toparladım. Premium şifreleri buldum, denedim, fark ettirmeden çıktım gittim. Her zaman şans getirmeyen şanslı yama uygulamaları kullandım. Kaldırdım ***** reklamları, bilmem kaç dolarlık silahları aldım oyunlarda. Canlarıma değer biçenlere gülüp geçtim. Yetmiş çeşit kalem stili ekledim. Ücretli temaları denedim, ücretli programları, ücretli özellikleri. <<Sadece premium üyelere özel>> ne varsa ben de biraz öğrendim.

Music for everyone

denilmiş ama işte o iş öyle değil. Reklam girecek araya, değiştir diyemeyeceksin, şurda dursun arada dinlerim yapamayacaksın mesela. Hani hepimiz? Ha çok mu derya deniz? Değil be, tabi ki değil. O yüzden buralarda dönüp durasım gelmiyordu. Yine de premium istediler geldik!:) Yetmediği yerde arkaya bırakırım yine böylece;

Permanent Holiday

Güzeller güzeli Antalya tatilim sonrasında evde yaptığım bir değişiklik de müzik sistemimde oldu. Ufak dokunuşlarla daha tatlı bir akustik elde ettim. Ama beni ikilemde bırakan ve root olmadan çalışmayan Viper4Android nasıl telefonum için olsaydı keşke diye dertleniyorsam bir gün dedim eee hani Linux hani benim equaliser!! (buraya ekolayzer yazmayı reddediyor bünyem!!)

Alsa kim Pulse ne herkes biliyor olabilir. Açıkçası ben çok hakim değilim o konulara. Geçen gece Telegram gruplarından birinde denk geldiğim bir makalenin peşine düştüm. Buradan öğrenilebilir. Olay şu ki oldukça gelişmiş bir uygulama varmış PulseEffects isimli. Biz Arch çocuğuyuz bize .deb yaramıyor tabi. Ama AUR diye bi depomuz var. Dikkatli kullanıldığında gayet nefis.

Terminalden ;

yükledim ve biraz kurcalayınca ufkum iki katına?? Yok artık Ekşi‘ci piçliğini bıraktım:)

Ayarları dilediğin gibi kaydetmece, canın istedikçe seçip beğenip yüklemece gibi bi özelliği de var. Asıl önemli bir başka konu da bu ayarların mantığı, anlamı, nedeni vs. Klasik martı EQ kafasında değilsek, biraz da ne nedir merak ettiysek zamanında fikrimiz olmuştur zaten. Ama tabi ben benim gibi acemilere anlattığım için kabaca bir anlatım ekleyeceğim. Bu ayarların bir doğrusu yok, en önemli nokta bu, tek önemli nokta bu hatta nokta bu:)

Birimiz bas delisiyiz, kimimiz ziller ve ipler kafasındayız, bazımız vokal duymak isterken bir kısmımız yankılara tav oluyoruz. Yani tamamen beğeni meselesi, deneyerek keşfedilen zaman zaman -değişiklik sevenlerdenseniz- tamamen farklı şekillere girecek bir deneme tahtası bu. Duymayı istediğiniz sesleri arttırıp pek de meraklısı olmadığınız tonları kısarak kendi damak tadınızı bulabilirsiniz.

Bana şu an böylesi güzel geliyor, müziğime yakışıyor

“Somebody called me Sebastian”

Cauda Pavonis

Aslında benim değil bir başkasının fikri ama arşivim o kadar güzel ki madem birlikte yapılamıyor ben toparlayayım istiyorum. Absürd bize uzun yıllardır olağan bir kavram. İnternet öncesi gazeteler, dergiler, televizyon kanalları ile yayılırdı. Belki meraklısına filmler ya da tiyatro, okuryazar olana kitaplar. Ama o komik mi tuhaf mı saf cehalet mi yoksa sadece utanç mı tanımlamakta zorlandığımız saçmalıkların cennetindeyiz. Ben çok denk geliyorum sanırım takip ettiğim kaynaklarla olan benzerliğim bu. Denk geldikçe kaydediyorum. Yakın çevremle paylaşıyorum. Bunları kategorize etmek bir iş. Nasıl neye göre bilemesem de bir yerde toplasam en azından, ufak ufak sınıflandırmaya çalışsam. Bunu bir site haline getireceğim. Ha tabi ben site yapmaktan anlamam. Öğrenmek için uğraşabilirim ama aslında o kısmı fikrin sahibinin işi olmalıydı. Olamadığı için template tarzı bir yerlere yöneleceğim muhtemelen.

Ama konu bu değil, konu dönemeçler:)

 Şöyle ki yıllar yıllar önce rüyamda defalarca viraj döndüğüm bir yoldaydım. Sabaha kadar ne bir yere ulaştım ne dönmekten vazgeçebildim. Hayatımın bazı evreleri böyle bir türlü kurtulamadığım virajlara döndü. Çok iyi bildiğim tek bir şey var o da bu zırvalığı ilk nasıl aşabildiğim. Bir şeyi tamamen unuttuğum çok oldu. Uzun zaman sonra hatırlamak ise bana çok değişik bir keyif veriyor. Bazı anıları böyle yıllandırıyorum bilerek.

Özenle beklettiğim bir tanesini bugün gün ışığına çıkardım. “Geceyarısı Ekspresi” saat 02:54’de yollanmış bir mail. 6 sene sonra ilk kez okudum. 6 sene önceki halime koşup sarılasım geldi. Bunu kendime sürekli hatırlattım geçen zamanda, önceden bana ait olacak bir şeylerin peşindeydim. Aslında ihtiyacım olanın farklılığını mükemmel bir şekilde öğrendim. Kendimi şöyle kenara çekip bir başkasına odaklandığımda ışıklar saçabildiğimi gördüm. Bu ışık beni onardı, insanlaştırdı. Ve her şeyden önemlisi kendimden memnun olabilmemi sağladı.

“Şöyle bi durum var, her şey yolundaysa bile tamamdır diyemiyorum.
Sen kötüyken tamam olmuyor       “

Bu benim icat ettiğim bir tedavi değil, binlerce yıllık bir ilaç aslında. Ben eski bir kitaptan formülünü öğrendim sadece. Keşke her ihtiyacı olana anlatabilsem ama yapamıyorum. Çok sevdiğim ama bir türlü yardım etmeyi beceremediğim insanlar var hayatımda. Ve hiç tanımadığım ama bir şekilde hayatlarını güzelleştirdiğim insanlar.. Çok yakınken ulaşmak bazen daha zor belki. Ben her daim acemiyim. Denemelerim elime yüzüme bulaşıyor çoğunlukla. Bana üzüntü olarak dönüyor.

Belki ileriki yıllarda ben de eski bir kitap gibi arayana formüller sunmayı becerebileceğim, bilemiyorum. O zamana kadar,

One

Bundan çok değil bir hafta önce kapanıp kapanıp duran, şarjı artık altına kaçıran çocuk misali priz aratmalara doyurmayan telefonumu değiştirmeye karar verdim. Ve yine bu zamanda dedim ki “ben hevesimi aldım bu telefon işinden, basit ucuz bir şey alacağım. yeterli.” 4 sene geçti I9505 kodlu Samsung Galaxy S4′ü alalı. Açıkçası bir S2 değildi. Hatta galiba hiç bi telefon bi S2 değil, o nasıl bir efsaneymiş:) En son dün itibariyle telefonum kapandı ve bir daha açılmayı reddetti. Dedim αρκετά! Sonuçta kendimi yeni telefon ararken buldum ve sanki bir kaç gün önce atıp tutan ben değilmişim gibi heyecana kapıldım. Yine hep dediğim gibi teknoloji benim zayıf karnım. Baktım, araştırdım, seçtim, beğendim, vazgeçtim, arkadaşların o mu bu mu diye diye beyinlerini yedim. Sonuçta şöyle bir kıvama geliyorum bu gibi durumlarda, telefonun her şeyini öğrenmiş cevaplayamayacağı soru kalmamış biriyim artık. İşte o noktada karşıma çıkacak satıcının işi var:) Neyse, neyse.

Artık dash charge özelliğiyle beni hayran bırakan bir OnePlus 3T kullanıcısıyım. Benimki çok üzücü aslında başka bir noktadan baksak, ben bu telefonu beğeneli aylar aylar geçti. Ama telefonum kesin şekilde bozulana kadar bekledim. Sim kart temassızlığı yüzünden yine aylardır arka kapağın arkasında kağıtlar tıkışmış durumdaydı. Hatta arka kapağın kamera kısmı bu yüzden çatlayıp kırıldı. Bahaneler mi bunlar? Aslında kızıyor muyum kendime? Hayır bunun için kendime kızgın değilim. Tüketim bu, gereksiz de biliyorum. Ama beni neşeliyor. Ve zaman zaman böyle bir neşeye gerçekten ihtiyaç duyuyorum.

Bu lafımı da yer miyim emin değilim ama bu sefer stock ile devam etmek, root hikayesine bulaşmamak istiyorum. Bakalım, zamanla nerden nereye yol alacağım.

Don’t Eat the Yellow Snow

ys

Mizahın en çok bu hali severim ben, müzikleriyle hayatımı güzelleştiren bir deli adam ile gireceğim konuya.

Denk geldim güncelleme haberi düşmüş nete Kernel sürümü yükselmiş, benim Arch Linux benden komut beklermiş.

Dedim;

pacman -Syu

Ve korktuğum başıma geldi sonunda. Yapamam bunu dedi Archer, hata dedi, unutma ben Linux‘um dedi.

Yalnız o korkutucu finalli full system upgrade hikayelerinden nasıl korkmuşsam artık, baktım da baktım.

Hata şu şekilli

error: failed to commit transaction (conflicting files)

arch linux ca-certificates-utils: /etc/ssl/certs/ca-certificates.crt exists in filesystem

Çok da büyük bir sakatlık yok gibi, zaten AUR depolarına çok yanaşmıyorum aman sistem stabil kalsın aman tepesi atmasın düşüncesiyle. Büyük yanlışlar içinde olamam.  Tabi hemen aradım hatanın karşılığını tavsiyeleri okumaya başladım. Forumdan alıntılarsam bir tane sivri şöyle yapıştırmış tavsiye olarak

man, just

“sudo pacman -Syu –force”

Ha paşama. Şimdi ben bu oyuna gelmem de sebebi daha Arch Linux kurmadan önce bile bu distro hakkında çok okumuş olmam.

Kaldı ki gerek Android‘de gerek Linux sistemlerinde hiç force kullanmadım diyemem elbette. Hatta işime yaradığı da çok olmuştur. Ama kararlılığını bir salak hareketle çok seri şekilde bozabileceğim bir sistem söz konusu. Ve biri de kalkmış “force it baby” diyor. Normali ve doğrusu da bu biliyorum ama konu Arch Linux olunca cidden heyecana kapılmamak, tam anlamıyla öğrenmek gerekiyor. Bir sonraki mesaj ise şu şekilde;

424778940 wrote:

man, just “sudo pacman -Syu –force”

Don’t be an idiot.

Fazla heyecanlı, sabırsız ve aptal olmadım tabi ben de. Hemen bakmam gereken en temel yere kaçtım Latest News gayet açık. Ben de sildim dosyayı tatlı tatlı, tekrar update.

Sonuç ;

Kendime ayıp etmiş gibiyim. Ben bağıran adamı seviyordum.